yazılar
 

 

 

 

 

 

 

Telefon Seslerindeki Kişiselleşme:
“Kill Bill” mi istersin, “Batsın bu dünya” mı?

 

Adana çekil aradan! Adana, Adana!

Çok değil, sadece 20 yıl kadar önce duymaya alışık olduğumuz bir cümleydi bu. Telefonumuzu postahaneye yazdırıyor, postahanedeki memurun insaf süresine göre genelde kırmızı renkli (krem rengi ve yeşili de vardı, ama onlar çok yaygın değildi) çevirmeli telefonlarımızın başında bekliyor, zil sesiyle telefona atılıyor, ve konuşamıyorduk. Araya sesler giriyor, Adana giriyor, Samsun giriyor, Trabzon giriyor, cızırtılar geliyor, boğuk boğuk duyuyor ama bağıra bağıra konuşuyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam 3 dakika içinde de kesiliyordu görüşmeniz, diğer aboneleri bekletmemek için. Sonra ara sıra komşular geliyor, bir yerleri arıyor, sonra telefonun altına  zamanın parasıyla hatırı sayılır bir miktar para bırakıyor, ve yerlere kadar teşekkür edip gidiyorlardı. İşte o üzeri dantelle kaplı kırmızı telefonların sesini hatırlarsınız. Şimdi cep telefonlarında çok yaygın o ses: “Old Phone” (Bu girizgâhı burada ucu açık bırakıyorum, ama buraya bir işaret koyalım, döneceğiz birlikte.)

Sonra telefonlar yaygınlaştı. Sonra, kimsenin anlamadığı bir anda teknoloji patlaması yaşandı tüm dünyada. İlk telefonumu 12 ay taksitle almıştım. Eee o zaman kredi kartı kullanımı da bu kadar yaygın olmadığı için, ancak taksit yaptırabilmiştim. Tabii şimdilerden bakınca, “telsiz” tabir edilen boyutlardaydı telefonum.

Türkiye’de cep telefonunun ismi üzerinde de bayağı bir tartışma yaşandı aslında: Cellular dendi, hücresel dendi, gsm dendi, mobil dendi. Sonra, en kolayı olan, insanların bir organı gibi algılatmayı kolaylaştıran “cep” telefonu ismi kondu ve kaldı. Aslında kişisilleştirme taaa ordan başladı. Senin cebin, senin telefonun.

Şu an dünya nüfusunun yüzde 40'ının cep telefonu kullanmasına karşılık, 2010 yılının başında nüfusun yarıdan fazlası mobil telefon kullanacağı tahmin ediliyor. Yani dünyada şu an 3,9 milyar olan cep telefonu abonesi sayısı, 2013'te 5,6 milyara ulaşacakmış.
2008 sonuna kadar 500 milyona yakın abonenin, çok daha iyi veri, internet, video iletme olanağı sağlayan üçüncü kuşak (3G) cep telefonu hizmetinden yararlanacağı belirtilirken, 2009'da cep telefonu gelirlerinin üçte birini oluşturacak 3G'den altı aboneden birinin faydalanacağını, 2013'te ise abonelerin yarısının bu hizmeti kullanacağı tahmin ediliyormuş.

 

Peki ne oluyor?

Cep telefonu pazarında 10’larca marka, 100’lerce model var. Markalar birbiri ardına yeni modellerini piyasaya sürüyor. Başlangıçta sadece konuşma işlevli modeller varken, piyasa koşullarına, rekabete ve teknolojik yeniliklere göre, işlevlerini artırdılar. Cep telefonu kullananlar, mp3 player da kullanıyorlardı; o zaman mp3 player’lı cep telefonu çıktı. Cep telefonu kullananlar, fotoğraf makinesi kullanıyor ve çektikleri fotoğrafları internette yayımlıyorlardı; o zaman al sana fotoğraf makineli cep telefonu. Cep telefonu kullananlar, internete giriyorlardı; o zaman al sana internette sörf yapan cep telefonu. Anlık mesajlaşma programı olan var, mailleri okuyabildiğin var, 3G ile görüntülü konuşma ihtimali var. Var ki var. Bir ara televizyonlu modeller de gündeme geldi ama televizyon kullanma alışkanlıkları internetten sonra düştüğünden mi nedir pek tutmadı ve kullanılmadı o model.

Ama, “tembelliğe teşvik eden” herşeyin çok satması gibi, “telefon çaldığında sen niye telefona gidiyorsun, telefon sana gelsin” içgörüsünden hareketle icat çıkartan teknoloji pazarlama dünyası sayesinde, cep telefonu da çok sattı, çok satıyor ve çok satacak. Ama işin komik yanı şu; cep telefonu çaldığında ister istemez telefonu açıp ayağa kalkıyorsunuz ister istemez, salonda, odada, yolda, vapurda, ofiste, yani her nerdeyseniz volta atmaya başıyorsunuz. Konuşarak yürüyorsunuz. Cep telefonunun ruhu, mobil haldeyken de yürüyerek de konuşabilmek ya, o ruh iliklerinize işlemiş, atamıyorsunuz.

Ve şöyle bir tablo yaşanıyor: Birkaç arkadaş buluştunuz, diyelim öğle yemeği yiyeceksiniz, niye olduğunu hiç anlamamama rağmen, herkes masanın üstüne cep telefonlarını koyuyor (bir de varsa eğer araba anahtarlarını). Evet, reklama girmeyecek umarım ama o çok bildiğimiz ezberlediğimiz, bir markanın adeta sabit olan melodisi çalıyor: Nınını nı, nınını nı, nınınını nııııııııı! Connecting people. Herkes cep telefonuna bakıyor, benimki mi acaba çalan, yok seninki, yok be abi yan masadanmış.

Bunu engellemenin iki yolu var. Ki ben, şahsen, kimsenin tercih etmediği bir yol olan, sesi komple kapatıp titreşime alıp cebimden çıkarmıyorum cep telefonumu, ki konuşmalarım dışında hiç çıkarmadım bugüne kadar, hep cebimdeydi, adı üzerinde değil mi, cep telefonu. E, bu durumun bir handikapı yok değil ama, yani duymama, hissetmeme ihtimalin hep var, ama ben pek takılmıyorum bu duruma, arayan duyuramayan bir daha arasın deyip geçiyorum bu handikapı. İkinci yol ise, cep telefonlarının sesinin kişileştirilmesi. Yani, kişiye gore cep telefonu sesleri. (Evet farkındayım, biraz uzun sürdü buraya gelmem ama, eeee girizgâh da yapmalıydım yahu.)

 

“Batsın bu dünya” diyorsan “Batsın” yaz, 1616’ya gönder,
“Trabzon Kolbastı”sını istiyorsan “Kolbastı” yaz, 6161’e gönder,
şarkın cebine gelsin!

Cep telefonu oldukça global bir pazar. Trendleri, eğilimleri, tasarımları global ölçekte belirleniyor. Genel kabul görmüş tasarımlar üzerinden ilerleniliyor. Yani siz bir cep telefonu satın aldığınızda, tasarımına müdahale etme ihtimaliniz pek yok. Sadece içeriği değiştirebilirsiniz. Ki, ekran ve ses ayarları “default” yani hazır ayarlanmış olarak geliyor size. Bu ayarlamaya “Fabrika Ayarları” diyorlar cep telefonu dilinde. Siz eğer bu fabrika ayarlarını beğenmezseniz, ya da cep telefonunuz sizi temsil etsin, sizi anlatsın istiyorsanız, yeni sesler yüklüyor, yeni resimleri duvarkağıdı yapıyorsunuz. Sevgilinizin, çocuğunuzun, otomobilinizin, en son tatilinizin bir fotoğrafını ya da tuttuğunuz futbol takımının amblemini koyuyorsunuz duvarkağıdı olarak. Peki ya ses?

Önce tek tonlu sesler vardı, sonra polifonikler çoğaldı, ve sonra mp3’leri, yani sevdiğiniz herhangi bir şarkıyı cep telefonu melodisi olarak ayarlama ihtimali oluştu. Bence çığırdan çıktığımız andır. Otobüste, trende, vapurda, yolda, sinemada, toplantıda hep beraber şarkılar dinliyoruz. Ve cep telefonu sahibine hiç bakmadan, kimin cep telefonunun çaldığını görmeden, birazcık sosyolojik tespit yapma becerimiz varsa eğer, anlayabiliyoruz kimin, nasıl bir insanın cep telefonunun çaldığını. Torunu tarafından, yeğeni tarafından şaka olsun diyedir yapılan “kel başa şimşir tarak” melodi yüklemeleri haricinde tabii ki. 70 yaşında bir teyzemin cep telefonu melodisini “dilli düdük” şarkısına ayarlama ihtimali yoktur diye düşünerek yazdım bunu da.

Peki bunu niye yapıyoruz? Yani, dinlemekten en çok keyif aldığımız melodiyi niye cep telefonumuza yüklüyor ve cep telefonumuzun o melodiyle çalmasını istiyoruz? Bu hareket hangi güdümüze denk geliyor? “Bakın, bilin beni, ben bu parçayı çok seviyorum, ve hatta bu tür parçalar dinliyorum, ben bu tip bir adamım, tarzım budur!” mu demek istiyoruz. Evet. Bir de o anki, o zamanlardaki psikilojimizi gözler önüne seriyoruz. Canım sıkkın, moralim bozuk, batsın bu dünya... Keyifliyim, neşem yerinde, Ayılana Gazoz, Bayılana Limon. Daimi mesaj gönderiyoruz boşluğa, uzaya, yanımızdaki, yöremizdekilere, herkese. Ve işte sıkı durun: Aynı anda, aynı yerde, aynı müzik parçası, mesela Metallica’dan Unforgiven, iki ayrı telefonda çalarsa, bu kadar sıradan ve hazır telefon seslerinin arasında, o iki telefonun sahibi bir yakınlık hissetmezler mi birbirlerine. Al sana klan, al sana sosyalleşme, al sana elektrik. Üstelik günümüzün en büyük sorunuyken sosyalleşmek, fakat kimsenin ne vakti ne de mecali yokken sosyalleşmeye ve konuşmaya ve anlatmaya, flickr’de fotoğraflarını, youtube’da videolarını, bloglarda yazılarını yayımlayan homo sapiens modernicus, bu yeni oyuncağıyla da, ses  üzerinden, melodi üzerinden ilerliyor.

Sosyalleşme amacı, “bilin beni” nidası taşıyan cep telefonu sahipleri için sorun yok, peki ama dinleyenler için? Orda, sizin kendi klanlarınızla yakınlaşmanızı, kendi ırkınızla sosyalleşmenizi, kendi çetenizle gruplaşmanızı dinlerken, belki de hiç duymak istemeyeceği bir müzik parçasıyla, hatta sabah sabah, hatta vapur keyfi sırasında, hatta daha afyonu bile patlamamışken, evet belki de hayatta hiç dinlemekten haz etmediği bir müzik parçasıyla kulaklarını kirletmeniz normal midir? Hayır hakim bey, normal değildir! Bu hiçbir anlamda normal değildir. Ne Carmina Burana, ne de Batsın Bu Dünya için. Ve hatta üstelik, klan için bile. Çünkü, vakti zamanında bir büyüğümüzün de dediği gibi “değişmeyen tek şey değişim”dir. Artık bireysel duruşlar tıngırdamaktadır. Kimsenin bir parçayla kendini ifade etme becerisi kalmamıştır. Popüler olan sürekli oynamaktadır. Tahtlar sarsılmış, duvarlar yıkılmış, hal ve gidişat oynak bir zemine kaymıştır. Klasikler hariç, 21. yüzyılda, hafızalara yeni birşey kazınmamıştır. Harici bellek gibi, doldur boşalt yaşanmaktadır. Doğal olarak ve dolayısıyla, bir melodi insanı ele verir ama tam ortaya koymaz hanımlar beyler diyebiliriz, bir yerden de baktığımızda. İnsan karmaşıktır. “Daha fazlası için bkz.” kıvamındadır.

 

Cep telefonu sadece bir cep telefonu degildir!

Cep telefonunuz artık bir organınızdır. Masanın üzerine konulan cep telefonunuzdan, kişilik bilgileriniz, ekonomik durumunuz, sosyal statünüz okunabilir. O artık sadece bir cep telefonu degildir. Sizin simgenizdir, sizin kimliğinizdir. Cep telefonunuz, artık sizin bir organınızdır, kolunuz gibi, yüzünüz gibi, eliniz gibi, cep telefonunuz artık sizsinizdir. Ne vahim. 

Pazarlama dünyası da bu durumu kaşıyor da kaşıyor: Trendlere mahkum ediyor tüketiciyi, çok hızlı bir döngü yaşatıyor, sürekli bir yeni modeli çıkıyor telefonunuzun. Sizi kamplara ayırıyor, şu markanın dünyası, bu markanın aura’sı. Hatta direkt “o senin dünyan” bile diyebiliyor, ne haddineyse. Bu durumu pompalıyor, pompalıyor, pompalıyor.

Doğal olarak, sevgili okur, varacağım yer şudur:
Bu göstergeler imparatorluğunda, bu semiyotik çağında, bu ilüzyonlar, halogramlar, videokonferanslar, sesler, yüzler, sokaklar çağında, bu herşeyin bireyselleştiği yeni yüzyılda, günlüklerimizi ortaya yazdığımız, fotoğraflarımızı facebook’ta halka dağıttığımız, arkadaşlarımıza sanal rakı gönderdiğimiz, videolarımızı herkesle paylaştığımız çağda, mahrem’in bu kadar yok olduğu zamanlarda, bu kadar bireyselliği kaldıramayacağım ben. En azından, sadece ben, kendi adıma. Üstelik bu durum, sadece göstergeler ölçeğinde yaşandığı için, ne gerçek fotoğraf kaldı, ne gerçek ses, ne gerçek müzik. Yok, yok hayır bu kadar dijital olamayacağım ben. Çünkü aslında, cep telefonu melodisi olarak dinlediğiniz Carmina Burana gerçek Carmina Burana değildir, ne Batsın Bu Dünya gerçek değildir. Sadece yansıması. Ama “gibi olmak, “gibi yaşamak”, “gibi durmak” zamanlarındayız a dostlar, o kadar da olacak artık dediğinizi duyar gibiyim.

Şimdi, yazının ilk paragrafında, size buraya döneceğimiz, unutmayın dediğim yer vardı ya, oraya dönüyorum: İşte herşeye rağmen, işte tam da bu yüzden, işte o söylediğim, eskiden üzeri dantelli örtülerle kapatılmış kırmızı telefonlarımızın sesi olan Old Phone melodisi var bir çok telefonda. Benim gibi sesini komple kapatıp “cebinde” saklamayanların dışında.

“Batsın bu dünya” diyorsan, “Batsın” yaz 4321’e gönder.

 

Ender Emiroğlu

 

 

 

Bookmark and Share


 

Yazılar

 

 

 

anasayfa