yazılar
 

 

 

 

 

 

Ender'le Ece Reklam dergisi için "Hariçten Gazel Okuma Denemeleri 3"

 

"Oradan nasıl görünüyor?"

Küçük serçe, soğuk bir kış ayında, kanatları ıslanmış ve uçamaz vaziyette, bir ağacın tam dibinde yığılıp kalmış. Kanatları ıslak, uçamıyor ya, başlamış can havliyle "cik cik cik" ötmeye, belki arkadaşları duyar da yardımına gelir diye. Minik serçenin sesini duyan ordan geçmekte olan azmannnnn kedi, yaklaşmış serçeye, tutmuş tam kafasından,   serçe tam ölecekken can korkusundan, kolunun altına koymuş serçeyi, ısınsın da uçsun rahat rahat diye. Beş on metre ilerlemiş ilerlememiş ki, taptaze, dumanı daha üzerinde bir inek b.ku görmüş. Tutmuş tekrar serçeyi kafasından, sokmuş b.kun içine, sıcakla kendine gelsin ve daha çabuk ısınsın diye. Ve uzaklaşmış, inek b.kunun içindeki serçenin yanından. E, minik serçe, rahatladıkça rahatlamış b.kun içinde, şöyle bir kendine gelmiş, kemikleri ısınmış, kanatları kurumuş, ama heyhat uçmak istiyor uçamıyor yapış yapış b.k yüzünden. Başlamış var gücüyle tekrar ötmeye, azmannnn kedi gelsin de kurtarsın onu diye... Oralardan geçmekte olan bu sefer sarmannnn kedi, yaklaşmış serçeye, tutmuş kafasından, serçe sevinçli mi sevinçli, tutmuş kafasından şöyle bir silkelemiş serçeyi sarmannnn, ve hoooop yemiş afiyetle...

Şimdi 3 mesaj çıkartıyor burdan, uzak doğulu bilgeler değil, bilakis yakındakiler:

  1. Sizi her b.ka batıran düşmanınız değildir.
  2. Sizi her b.ktan çıkartan da dostunuz değildir.
  3. Eee boğazına kadar b.ka batmışken şarkı söylemenin bir manası yoktur.

Bence güzel bir empati hikayesi. Güzel bir "ordan nasıl görünüyor" meseli. Empati çağından bu kadar uzaklaşmışken, başkasının ayakkabılarını giyip konuşmayı bu kadar atlamışken... Görüş ve duruş ve bildiriş hallerini iyi özetliyor. Ve inatla diyorum ki, aslolan niyettir, gerisi teferruat. Niyeti tartışalım önce, ilk başta niyeti. Niyeti sorgulamadan, niyetle hesaplaşmadan, yapılışı tartışmak biraz havanda su dövmek gibi.

Mızrakların uçuştuğu dönemlerden geçiyoruz. Meslek ahlakı'nı yoksayarak, ustanın ve ustalığın ezilerek ilerlendiği çağlardan. Sivri bir dil geliyor arkadan, herkes öfkeli, herkes kan kusuyor çağına, yaşamına, kendinden öncekine. Bilmeden hem de. Görmeden, ezbere bir kan kusma ritüeli bu. Dikkat çekiyor şüphesiz, herkes bir bakıyor sesin geldiği yöne, ama o kadar, içi o kadar boş ve o kadar sadece "öfke" ki, kuru gürültüden öteye gidemiyor çoğunlukta. Bir yandan seviyor. Oysa, görsen senden önce yürünmüşleri, onun üstüne koyarak ilerlesen mesela... Kime "ordan nasıl görünüyor"a takılmıyor çokça. Aynaları ellerinde, kendilerinden öte cihan yok gibi.

Çok eski günlerde, daha bu kadar vahşileşmemişken herkes, demiştim: Kendi kendimizi yiyeceğiz. Evet, sosyal patlama olacak bu topraklarda. Ama içe doğru. İçeri doğru patlayıp derin bir krater açacağız toplumsal hayatımızın tam ortasına. Ve o krater açılırken, patlamın şiddetiyle çoook uzaklara savrulanlar olacağı gibi, geride kalan kimileri de, kraterin çatlaklarından gidecek çok aşağılara, kendi merkezlerine gitmek isterken dünyanın merkezine. Evet, sosyal patlama oldu, oluyor. Çok uzaklara savrulanlar oldu, kraterin içinde, çatlaklardan kayıp gidenler de. Ne bekliyordunuz ki? Kendi ayakkabısını giyip ordan bakmaya alışık bir güruhun, hatta ordan bakmayı bile önüne, sadece önüne bakmak olarak bilen bir güruhun, dev patlamasıyla dünyayı sallayacağını mı?

Bu bilinç, tüm sektörleri etkiliyor. Reklam okullarımız var ne mutlu. Reklamcılar yetiştiriyoruz. Black Book'lardan apartılmış görsellerle değil de, özel satın alınmış, özel set kurulup çekilmiş dialarla iş yapıyor, sosyoekonomik statülerle hareket ediyor, bilerek reklamcılık yapıyor, bilinen mecraların ötesine geçebiliyor, dünya çapında jürilere giriyor, dünya çapında ödüller alıyor, tek satırla yazılmış iş emirlerinden yaratıcı brief'lere terfi ediyor, kablosuz bağlantımızla sürekli hatta olup bilgiye anında ulaşabiliyoruz.

Bilgi, bilme mertebesine çıkmamış insan için tehlikelidir. Bilginin sorumluluğu ağırdır, haddi vardır yanında, sadece bilgiye ulaşırsan nafile, haddini de bileceksin, ki o çok daha mühimdir. Haddini bilmezsen, bildiklerin çoğalır ve hatta cihanı kaplar, ama kendini bilmedikten, haddini bilmedikten sonra bir bakmışsın, uçup gitmiş elinden tüm bildiklerin, aslında hiçbir şey bilmemişsin.

Reklamcılık sadece bir meslek değildir. Renkli, neşeli, keyifli. Bir kendini de bilme mesleğidir. Haddini de bilme mesleğidir. Ne reklam yazarlığı, iyi metinler yazmaktır, iyi kampanyalar çıkarmaktır; ne de sanat yönetmenliği, iyi layoutlar hazırlamak, iyi kampanyalara imza atmaktır, ki ne de müşteri temsilciliği sadece müşteri temsilciliğidir.

Hepsinin bir duruşu, bir oturuşu vardır. O kadar kolay değildir iyi bir reklamcı olmak, tüm duruşunla bir meslektir. Yüceltmiyorum reklamcılığı, sadece etik diyorum, sadece meslek ahlakı diyorum, sadece bu meslek sanıldığı gibi bireysel bir meslek değildir diyorum. Ve evet çok başarılı olabilirsiniz diyorum, kesinlikle ayakta alkışlanabilirsiniz, sadece bir meslek olarak bakarsanız, ama yıllar sonra geriye dönüp şöyle bir baktığınızda, bir insan olarak duran değil, bir meslek olarak duran biriyle karşılaşırsınız, işte bu da insanın karşılaşacağı en kötü manzaradır.

Reklamcılık sadece bir meslek değildir, değildi. Reklam yazarları, tüm Türkiye reklamcılık tarihi boyunca, farklı bir duruşa, garklı bir söyleme sahip, entelektüel insanlardı. Kitap okur, sinema festivallerini kaçırmaz, toplumun sosyal meselelerinde hiç çekinmeden görüşlerini bildirir, reklam yazarlığı dışında sosyal bir birey olarak, toplum önderliğini, ya da en azından kendi grup önderliklerini hiç çekinmeden üstlenirlerdi. Bunda biraz da, reklam yazarlarının, edebiyatla iç içe geçmiş insanlardan oluşması etkiliydi. Reklam yazarları, aynı zamanda, entelektüel bir düzeyin parçasıydılar. Tüm tartışmalara rağmen, reklamcılığın kapitalizmin ana branşlarından biri olması tartışmalarına ve reklam yazarlığının aslında edebiyatla hiç de örtüşmediğinden ve etik duruşla yakından uzaktan alakası olmadığının söylenmesine rağmen, yine de reklam yazarları, kendi mesleklerini kendi etik değerleri içinde, belki de hiç kaybedilmemiş bir kale olarak yapmaya devam ettiler. İnatla ve inatla. Aşağılandı reklam yazarları, hor görüldü. "Hem reklam yazarı, hem de -ne hadleyse- şair!", "Reklamcı şair!" tanımlamaları hiç de uzak değil bugünümüze. Peki ne oldu? Edebiyatla ilgilenen reklam yazarları en azından, bir duruşa, bir oturuşa, bir hadde sahipti, sahip. Aynı durum, hiç şüphesiz reklam sanat yönetmenleri için de geçerliydi. Sanat yönetmenlerinin mektepli, reklam yazarlarının alaylı olmasının dışında, ki doğal olarak reklam yazarlığı eğitiminin olmadığı bir ülkede, duruşları benzer, bakışları yakındı hayata. Bu anlamda, reklam yazarlığı bir tercih değil, bir zorunluluktu yakın zamana kadar. Edebiyatla ilgilenen kişi için, yazarak para kazanabileceği bir meslek, bir iş. Bütün aşağılanması, hor görülmesine rağmen reklam yazarları, kendi ajanslarının fikir adamı, aydını, reklam ajansı dışındaki kalan zamanlarında, entelektüel duruşuyla edebiyat dergilerinin yazarıydı. Peki ne oldu?

Tüm alanlar için geçerli olan "haddini bilme meselesi", "bilmek, sadece bilmek değildir, aynı zamanda haddini de bilmektir!" meselesi, başka başka meslekler için de genelleyeceğimiz bu duruş, bu kale reklamcılar için kaybedildi. Belki de, yeni yüzyılımızla birlikte, belki yeni dünya düzeniyle birlikte, tüm meslekler için. Şüphesiz ben kendi mesleğimden bakıyorum ama mesela öğretmenler için de geçerli bu duruşun kaybedilişi, gazeteciler için de geçerli şüphesiz.

Bu anlamda, reklamcıık mesleğine gönül vermiş tüm gençleri, bu mesleği yapmak isteyen herkesi, önce "haddini bilmeye" davet ediyorum. Bu çok sert, çok kızgın ve kırgın bir davet değil. Çok insani, çok samimi hatta ve hatta.

Çok güzel ilanlar, çok güzel kampanyaar, çok güzel filmler yazacksınız, çok başarılı olacaksınız, sizi ayakta alkışlayacaklar. Ama önce kendinize, ama önce kendinizi yazın.

Gerisi zaten gelecek, emin olun gelecek.

Benden söylemesi.

Peki ordan nasıl görünüyor?

Ender Emiroğlu
Reklam Yazarı

 

 

Yazılar

 

 

 

anasayfa