Reklam sektöründe, yaratıcı ekipte, reklam yazarı-yaratıcı yönetmen olarak yer alan isimlerin pek çoğu şair ya da edebiyatçı. Bu, doğal olarak reklamcılık-şiir ilişkisini, şairin eylemi ile reklam yazarlığı arasındaki ilişki problematiğini irdelemeyi zorunlu kılıyor. Halen reklam sektöründe çalışan şairlerden Cem Yavuz ve enderemiroğlu ile bu ilişkiyi, reklamcı şairleri ve şair reklamcıları konuştuk.
Cem Yavuz-enderemiroğlu:
“Şairi var eden müşterinin ürünü değil,
kendi ürünüdür…”
Ali Ural: Reklâm sektöründeki şairlerin çokluğu, neredeyse tamamının şair veya edebiyatla iştigal ediyor oluşundan hareketle, şiir-reklâm ilişkisini konuşmak istiyorum. Niçin bu kadar çok şair-reklâmcı?
enderemiroğlu: Sektördeki şairlerin hepsini tanıyorum hemen hemen. Oğuzhan Akay’dan Ahmet Güntan’a kadar. V. B. Bayrıl hariç, çoğuyla da çalıştım. Aslında bir kısmının şairliği ile reklâm yazarlığı hemen hemen birbirine eşdeğerdir. Yazdığı şiirlerde reklâm yapıyor ya da yazdığı reklâm metinlerinde şiir yazıyor diyebilirim. Ama şiir yazmaya da onlar tarafından bulaştırılmış değilsem de, şundan eminim: Asla reklâm yazarlığımı bir varoluş biçimi olarak görmedim. Nasıl bir muhasebe müdürü, ben muhasebe müdürüyüm hem de şiir yazıyorum demiyorsa, aynen öyle; yaptığın iş farklı bir şey. İnsanlar bir şekilde 8-6 arası zamanlarını başka birilerine veriyor, kiralıyor. Biz de yazıyla uğraştığımız için, -yazıyla uğraşmak tarafı çok pozitif bir taraf bence- hasbelkader reklâmcıyız. Bizler reklâm yazarı olmamak için çok çaba sarf ettik. Ben çok çaba sarf ettim açıkçası. Reklâm yazarıyken de “çok yoruldum, kirlendim, artık bu işi yapmak istemiyorum’ dediğim zamanlarda da, sıyrılamadım doğrusu.
A.U: Kirlendim, dediniz. Bu kirlilik nereden kaynaklanıyor?
enderemiroğlu: Şimdi, herhangi bir markaya inanmayan, marka bağımlısı olmayan bir insanın, bir marka yaratmak için gayret sarf etmesi; marka konumlama, bir markayı yüceltme adına mesai harcaması gerçekten zor. Çünkü marka, bağımlılığı gereksinen bir şey. Reklâmcılığın kendisi markadır; ya da markalar arasındaki farkı bilmekle ilgili bir şeydir. En azından profesyoneller için böyle. Peki, şairlerin reklâmcı olması nereden kaynaklanıyor o zaman, diye sorulabilir? Tabii ki harflerin müziğini ve dilbilgisini kurallarını bilmekten! Çok dürüstçe ve açıkça söyleyeyim; eskiden birkaç yerde slogan yazdıysanız, birkaç ajitatif metin karaladıysanız, reklâmcı olmanız çok da zor bir şey değil. Kirlenmeden girdik buraya değil mi?
A.U: Yani bir zamanlar karşı oldukları kapitalist ekonominin hizmetine mi girmiş oldular?
enderemiroğlu: Ben o açıdan bakmıyorum. Yani başka bir meslek dalında da olsaydım kapitalist ekonominin hizmetine girecektim. Ben tıbbiyeden ayrıldım; doktor olsaydım da aynı sisteme hizmet edecektim.
A.U: Birtakım siyasi hareketlerin önderleri reklâm işine girdiler dedin; bu bir eleştiri mi?
enderemiroğlu: İster istemez girdiler tabii. Ama şöyle de bir durum var: Şimdi ben başka bir açıdan da düşünmeye çalışıyorum. Şimdi ben doktor olsaydım, Cem Yavuz da öğretmen olsaydı, kapitalizmden sıyrılma şansımız var mıydı?
A.U: Bunu söylerken, şimdiki reklâmcıların birçoğunun bir zamanların muhalif siyasi önderleri olmasını bir paradoks gibi gördüm sanki. Yani böyle olmalı ya da olmamalı şeklinde bir tavrım yok. Ama yıllarca lanetledikleri bir sınıfın ürünlerinin daha çok satmasını meslek edinmeleri bir paradoks değil mi?
enderemiroğlu: Şimdi bir sistemi dışarıdan negative etmek her zaman daha kolay tabii ki. Ya o sistemin bir parçasıyken? Hem hangimiz değiliz ki?!. Şimdi ben kendimce şu kadarını yapmaya gayret ediyorum: Dürüst, ahlaklı, markanın kölesi olmayan, dilbilgisi kurallarına hâkim, Türkçe’yi bilen, kazandığı parayı kitaba yatıran, şiir okuyan reklâm yazarları yetiştirebilir miyim? Ben olmasaydım burada, başka biri olsaydı böyle bir derdi olmayacaktı. Büyük bir ihtimalle olmayacaktı. Üniversitelere gittiğim söyleşilerde söylediğim şey şu: "İster simit satın, ister reklâmcı olun ilk dikkat edeceğiniz şey ahlak olsun, kazanacağınız ilk değer bu olsun." Bunu ben söylüyorum; benim yerimde bir başkası olsaydı bunu söylemeyecekti muhtemelen. Yeni nesil, mektepli reklâmcıların böyle bir kaygısı yok.
A.U: Şimdi tekrar başa dönüp, Cem Yavuz'a girizgah mahiyetinde bir soru yöneltmek istiyorum: Dilin, muhatabını, bir mala ya da hizmete sevk etmek için araçsallaştırılarak kullanımı ile meşgul olan bir zihin, dili kullanmayı dile hakaret olarak görüp dilde yaşamayı seçen bir zihinle çatışma halinde değil midir?
Cem Yavuz: Şimdi bu soru çok kitabî bir soru; formel bir soru. Daha çok zihnimdeki seyre göre hareket edeyim. Kişisel olarak, enderemiroğlu’nun da söylediği gibi, ben de bu işten uzun süre kaçmış, kaçınmış, uzak durmuş bir adamım. Hoş, zaten direkt reklam sektöründe o kadar uzun bir geçmişe de sahip değilim. Ancak ben genel olarak sözünü ettiğiniz çatışma unsurunu yaşamsal anlamda pek çok alanla örtüşüyor gördüğüm için, bugüne kadar, zaten dilin vülgarize edildiği pek çok alanda, dilin malzeme haline geldiği/getirildiği, salt medium’a dönüştüğü alanlarda mesleki faaliyet göstermekten kaçınmaya gayret ettim. Benim açımdan bu sadece reklâmcılıkla alakalı bir şey değil yani. Daha çok dilin, özel olarak da şiirin ontolojik bağlamının şair/öznede tuttuğu yer, kapladığı alan üzerinden tartışılabilecek bir şey; çok daha öznel yani. Örneğin, uzun yıllar gazetecilik yaptım; ama bu işi de daha ziyade teknik sekreterlik/tasarımcılık çerçevesinde sürdürmeyi yeğledim. Dil kıskançlığı!.. Ancak bu işler mıknatıs gibi. Dille bu tür organik, öznel, malumat değil "marifet" boyutunu gözeten içsel bir bağ kurmuşsanız; her an kurma gayretiyle hemhal iseniz, bu hassasiyet uzun süre gizli kalmıyor; yani faş etmeniz için adeta herkes hamakat birliği etmiş gibi sanki! Hasılı, insan evladı o kadar kifayetsizce ve hakaretâmiz kullanıyor ki dili; dil terbiyeniz, teknik bir iş bile yapıyor olsanız, uzun süre bu kıtala sessiz kalmanıza izin vermiyor. Belki de işgüzârlık, bilemiyorum. Ama şu: Diyelim sayfa tasarımı yapıyorsunuz; şekilin biri de o sayfanın editörü, mâlum editörden/brülörden geçilmiyor ortalık 5-10 senedir; işte yerel dil tanrısı ya! O noktada, ben tasarımcıyım, bana ne sağırlığıyla el insaf duygusu çatışıyor; yani dili müstakil bir kompartıman olarak kabullenme imkânı ortadan kalkıyor, en azından benim açımdan öyle oluyor ve ister istemez ironi, hatta istihza açığa çıkıyor; patlıyorsunuz. Hakikaten, nerede, ne pozisyonda, hangi sektörde çalışırsam çalışayım, şu an da birlikte çalıştığım insanlara, arkadaşlara bir dil görgüsü geçirebilme hususunda planlı, disiplinli değilse bile, bizatihi yaşayarak, özenle çizmeye çalıştığım bir resim, bir güzergâh, bir tutum var. Hadi, rahmetli Metin Altıok gibi söyleyelim: O bizim "Onuriliğimiz". ender’in de böyle bir tavrı olsa gerektir; şair çünkü. İşte bu özen kendiliğinden dışsallaşıyor. Hem bugün itibariyle, bugünün Türkiyesi’nde bırakın esaslı ifade-i meramı, sentaktik ve semantik açıdan manalı bir cümle kurabilen insan sayısı öylesine az ki; bunu yapıyor olmak bir ayrıcalık, üstün bir yetenek halini aldı handiyse. Elbette bu organik bakıştan çıkan bir şiir görüşü -buna dünya görüşü de denebilir-, Şiir Görgüsü var insanın. Bu da şu demek: Ben şiirin ortalama algının çok çok ötesinde, hatta dışında varlık bulduğunu düşünüyorum; oysaki işte 80 sonrası, 90 sonrası, 2000 sonrası, sonrası… (sonrası kalır mı?!) ve bu minval üzre açılan kanalda şiirin popüler olanla iki kaşık gibi içiçeliği, -şiir tadı!- onu yeterince reklâm kıldı, reklâmlaştırdı zaten. Artık o da markalara hasredilecek bir ürün. Aslında; şiirleri bu düzeyde seyredenlerin reklamcılığını incelemek gerek bana kalırsa. Çünkü mâlum, eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yaparlar!.. Hem star, hem kırpık yani!
A.U: Yani Cem Yavuz şunu mu diyor: Ben şiir hazinemi saklıyorum. Cürufunu kullanıyorum reklâmda.
C.Y: Aslında tamamen teknik bir şey yapıyorum. Doğru müktesebat, doğru ifade, doğru imaj, uygun çözüm; hakimi olduğum görsel ve bilgisel donanımı duruma ve koşullara göre uyguluyorum… Şiir-reklam ilişkisinin asıl muhatapları ise, bence sair-reklâmcılarla reklamcı-sairlerdir!..
enderemiroğlu: Burada çok önemli bir şey var, onu da söylemek gerekiyor: Ben Mevlevi dergâhında müridim ya da Alevi dergâhında ‘dedeyim’ deyip, bir yandan şiir yazıp, bir yandan da reklâmcılık yaparsanız bu vahim işte. Kendi adıma -enderemiroğlu şiiri zaten, 2004’ün işte 2000’lerin içinde yaşadığı sıkıntıları barındıran bir şiir- başımın üstünde bir hale var gibi bir derdim de yok. Bu yüzden de söylediğiniz anlamda beni çok rahatsız etmiyor yapmakta olduğum iş.
A.U: Eğer seçme şansınız olsaydı, yine reklâmcılığı seçer miydiniz?
enderemiroğlu: Şahsım adına hiç çalışmamayı tercih ederdim. Şiir yazarak yaşamayı tercih ederdim. Bu da bir ideal yani…
A.U: Peki, sevgili Cem Yavuz, şairler geçimini neyle kazanmalı, neyle uğraşmalı şairler?
C.Y: Az önce de belirttiğim gibi, -basın-yayın, iletişim vs. işlerin mutfak kısmında uzun bir süre çalıştım söz konusu temastan uzak kalmak için. Bu söylediğiniz çekinceler, sahihliği mesele edinen herkesi belli ölçülerde rahatsız etmiştir. ender’i de etmiştir. Bu itibarla, geriye doğru baktığımda ordu mensubiyetinden, yani askerlik mesleğinden sanat yönetmenliğine, bilgisayar öğretmenliğinden yayınevi kuruculuğuna ve yayın yönetmenliğine kadar pek çok işe girip çıkmışım. Terra Incognita’yı muhafaza için. Fakat bunca aymazlık, densizlik, haddini bilmezlik içerisinde, “istemez ister” müdahil oluyorsunuz işte. Aslında en temel sorun da, bu had sorunu. Had Sanatı diye bir dergi çıkarılsa yeridir hani. Haddini bilmeyenlerin hat üstadlığına soyunduğu; daha da haddini bilmezlerin şair-i âzam kesildiği bir yerde, ilanihaye sağır-dilsiz kalmak ne mümkün! Zaten gelip buluyorlar. "Hocam sen bu işleri biliyorsun", "Kurtar bizi baba!" gibi!.. Cüruf mevzuuna gelince; seyreltilmiş ya da var olan imgelem rezervinin çok altında bir şeyler verdiğinizde bile, asla heterojen sayılamayacak; hatta homojen diyebileceğimiz, tüm bu reklamların birincil muhataplarını, kurbanlarını tatmin etmiş olabiliyorsun. Asıl sorun, bu ortalama algıyı ne ölçüde yakalayabildiğiniz. İş işte yahu; keşke hiçbiri olmasa, ama medar-ı maişet! Allah aşkına, "reklâmın gücüne inanan" bir şair düşünsenize! Marka bağımlısı falan! Gerçi var böyle tipler… Git, beni daha fazla söyletmeden Ali Bey:)
A.U: İki şair, daha doğrusu reklamcılık yapan iki şair birbirine sorsunlar bakalım.
C.Y: Ey enderemiroğlu: Bir reklâm metni ya da filmi, kişisel olarak seni estetik öğeleri, layout’u ya da dil kullanımı açısından mı, yoksa marka bağımlılığı yaratabilme etkinliği açısından mı ilgilendiriyor?
enderemiroğlu: Nayır, n’olamaz! Gösterge üzerinden giderek, dili iyi kullanmak açıkçası beni etkiliyor. Yani o direkt reklâmla ilgili değil belki; daha çok güzel sanatlarla ilgili bir şey; enstalasyon halleri diyorlar, bunlar hoşuma gidiyor açıkçası. Benzer şeyler düşünüyorum. Elbette beni marka bağımlısı yapmıyor. Ama şöyle bir gerçek de var: Diyelim ki marka bağımlısı yapmıyor, marka satın almaya yönlendirmiyor, ama en nihayetinde zihninizin bir kenarına o kurumsal kimlikler yapışıyor; işte bunu yapan reklâmcı. Cem’in söylediği çok doğru: Türkiye’de dili bilen çok fazla adam olmadığı için, bu iş hasbelkader şairlere, yazarlara kalmış durumda. ilk sektöre girenlerden Ege Ernart’la ilgili bir anekdot: Fransa’da öğrenci, bir arkadaşı ile birlikte okuyor; paraları bitiyor. Ege Ernart kalkıp İstanbul’a geliyor ve bir reklam ajansında iş buluyor. Sonra arkadaşına şöyle bir mektup yazıyor: "Oğlum sen de gel. Bir iş buldum, hiçbir şey yapmıyorsun. Sabahtan akşama kadar oturuyorsun. Arada bir yazı yazıyorsun, çuvalla para veriyorlar." Tabii öbürü de atlayıp geliyor. Sektörün duayenleri oluyorlar!
Ali Ural: Çuvalla para ha!
enderemiroğlu: İştah kabartıyor değil mi! Valla sefil sefil gezen, yazan biri için hakikaten çuvalla para veriyorlar. Ama bir de şöyle bir gerçek var. O vakitler biraz mecburiyetten, geçim sıkıntısından reklâmcılığa bulaşan şair ve yazarlardan, artık bilerek ve isteyerek reklamcılığı meslek olarak tercih edenlere geldik bugünlerde. Bizden sonra hakikaten reklâmcı olmak amacıyla eğitim almış; kendini buna göre yetiştiren bir kuşak geliyor arkadan.
A.U: Ve bunların şiirle ilgileri yok…
enderemiroğlu: Yok. Kaldı ki dille de ilgileri yok.
A.U: Demek ki yeni gelen kuşak, şairleri reklâmcılıktan kurtaracak!
enderemiroğlu: Hayır kurtarmayacak. Aksine ben yeni gelen kuşağın insan duyarlığıyla, insan doğasıyla örtüşmeyen bir yığın abuk subuk işler yapacağına inanıyorum.
A.U: Yani genlerle oynayan biyologlar gibi.
enderemiroğlu: Aynen öyle.
C.Y: Az önce enstalasyon dedik. Aslında şairlerin reklâmcılığa büyük kıyak geçtiği söylenebilir. Çünkü ortalama algıyı estetize etmeye çalışıyorlar. Yeni gelenlerin, yani bu işi mesleki anlamda tercih edenlerin bu estetize etme duyarlığından uzak olduğu kanaatindeyim. Aynı edebiyat fakültelerinde edebiyattan bihaber olunması gibi. Tabii istisnaları vardır…
A.U: Peki bu kuşaktan sonra bu şairler ne iş yapacaklar; ne iş yaparlar?
C.Y: Ben bir subay namzeti olarak harp okuluna devam ederken, bize geçmişteki zabitan tasnifi şöyle yapılırdı: Muvazzaf ve ihzari. Bu, az önce söylediğin paradoksal durumu örnekleyebilecek bir şey. Muvazzaf, o işin asli unsurudur. Bir de yardımcı sınıf vardır, ihzari. Şimdi biz bu eğitimli, sırf bu işe odaklanmış kuşağa nazaran ihzari bir sınıfız. Bir de şairler arasında ihzari olup, ki % 90’ı böyle, reklamcılığın muvazzafı olanlar var….
enderemiroğlu: Reklâmcılık mesleğinde de alaylı ve mektepli ayrımı var. Bu mektepliler yavaş yavaş alaylıların koltuklarına oturacaklar. Amerika ve Avrupa’da bunun örnekleri var. Avrupa ve Amerika’da reklâmcılık estetik ruhunu kaybediyor ve giderek direkt ürünü sattırmaya yönelik teknik bir işleve yöneliyor. O yüzden Türkiye reklâmcılık açısından özel bir yere sahip dünyada. Çünkü hâlâ o amatör bir ruha sahip. Bunu da bence şairlere borçlu. Ama tabii illa ki değişecek…
A.U: Yani ne fark var Avrupa ve Amerika’daki reklâmcılıkla Türkiye’deki reklâmcılık arasında?
enderemiroğlu: Temelde şöyle bir yaklaşım var: Orada ürünü tanıtmak, o markanın ne tür avantajları olduğuna vurgu yapmak ve fiyatını söylemektir reklâmdaki amaç. Biz de ise daha çok imaja yönelik, soyut ve duygulara hitap eden bir anlayış var.
C.Y: Şimdi biraz reklâmın reklâmını yapmak gibi olacak ama, son Alaturca reklâmlarını biliyorsunuz. Orada bizim esas oğlan bir laf ediyor. ender’in işaret ettiği, son dönemlerde çok tartışılan bir mevzuuya da dokunan: "Kardeşim beni niye öne çıkartıyorsunuz, ürünü öne çıkartsanıza!". İşte, imajın, sunumun ürünün önüne geçmesi vs…
enderemiroğlu: Evet. Avrupa ve ABD’de, reklâmcılık açısından çok net bazı kurallar var. Bir kere çok net bilgiler istiyorlar. Ayrıca çok net kanunlar ve kurallar var. Bunlar bir şekilde reklâmcıyı sınırlıyor. Yani vatandaşı yönlendirebilecek olan şeyleri yazamıyorsun. Bizde henüz bu yok. Tüketiciyi Koruma Kanunu’nun iyi işlemediği gibi.
A.U: Bizde yalan söylenebiliyor demek...
enderemiroğlu: Hayır, abartı diyelim. Siz hayvansınız demiyor da, insandan farklısınız, kimi yeteneklerine özenilebilecek bir hayvana benziyorsunuz diyor; bir tür özdeşleştirme yapıyor mesela. Bu tarz şeyler. Bu bir tek Türkiye’de var. Bakın Türkiye’de başarılı olan kampanyalar, hep o duygusal damarı kullanmıştır. Çok net, çok motamot işler fazla başarılı olmuyor. Bu daha ne kadar sürer, bilmiyorum doğrusu. Bir de tabii sektörün içinde Ankara’nın ötesini görmemiş, ama Mardin’deki insanlara ürün satmaya çalışan insanlar var. Onlardan topluma karşı bu duyarlığı da bekleyemezsin. O duyarlılık ancak bir şairden veya yazardan beklenebilir.
A.U: Cips reklamlarında köylü kadınları kullanmaya başladılar.
enderemiroğlu: O işi kimin yaptığını bilmiyorum, ama kesin creative ekibinde şair/yazar duyarlığına sahip birileri vardır. Mutlaka Egeli biri vardır o ekipte. Bir de her reklâmcı kendinden bir şeyler, öznel bir şeylerini katıyor reklâma. Onun için biz bir değeriz reklâmcılıkta. Çünkü bir sonraki nesil, etik denen şeyi duyduğunda yeni bir fast-food türü sanabilir; çok sert geliyorlar. Biz işi biraz daha duygusallaştırıp, biraz daha keyfi, biraz daha insani hale getirmeye çalışıyoruz. İşin sorgulanması gereken yanı ne iş yapıyor olduğun değil, o işi nasıl yapıyor olduğun bence. O yüzden ben bu röportaja başlangıçta karşıydım. Yani benim hayatta durduğum yer, yazdığım şiir önemli olan, yaptığım iş değil.
A.U: Zaten benim yapmak istediğim de o. Bizim bu dosyayı hazırlarkenki hedefimiz reklamcılığı bir meslek olarak ele alıp, onu yargılamak değildi zaten. Reklâmcılığın da diğer meslekler gibi bir meslek olduğunu biliyoruz. Şair’in sanatını ve onu nasıl etkilediğini biraz kurcalamak istedik. Genel olarak şairlerin bu sektörü bir çalışma alanı olarak seçiyor olmaları da bizi böyle bir çalışma yapmaya itti.
C.Y: Aslında ne yaptığımız değil, yaptığımız işin bizim asıl varoluş alanımıza ne gibi sızmalarda bulunduğu üzerine konuşulabilir belki. Yani reklamın içeriği, creative boyutu, tasarımı, grafiği, konsepti, stratejileri ya da kampanya mecraları değil önemli olan. Asıl önemli olan şairlerin bu işin etkisinde ne kadar kaldıkları, ya da şairlik uğraşlarının, şiirlerinin içine bu "profession"ın, -tabii bu bir profession ise- ne ölçüde sızdığı. Önemli olan bu! Bu da tek tek mevzubahis şairlerin ürünlerine bakarak görülebilecektir, görülür…
enderemiroğlu: Ben bu işlere düzeltmen olarak başladım. Düzeltmenken, o berbat metinleri düzeltmek zorunda kalırdım. Düzeltirken bir yandan da redakte, hatta estetize ediyordum. Sonra dedim ki, hem tashih yapıyorum, hem de düzeltiyorum, bari kendim yazayım. Böylece bulaştık bu işlere.
C.Y: Benim de basın kartımda ‘musahhih’ yazıyor. Yani hocam, sen seçmiyorsun işi, bir bakıyorsun iş seni seçivermiş… Bak şimdi sana bir örnek: Bir marka için basit bir slogan ürettik. Gazetede iken attığın başlığın varyantı gibi bir şey işte slogan atmak. ‘Yok böyle bir şey’ diye bir geyik var malum. Biz bunu, ‘Var böyle bir şey’ biçiminde kullandık. İşin sonrası trajikomik aslında. Müşteri bayıldı tabii; temcid-i hamakat. Daha sonra TV için bant yapıyoruz. Aslında bunaltıcı bir saçmalığı da var bu işlerin. Akşama kadar oturup ya da dolanıp, her neyse, yumurtlayacaksın –para veriyorlar ya-; yine rahmetli Eloğlu’nun ifadesiyle, "ha yumurtla pezeveng" durumu yani (tuhaf şey, iki şair andım, ikisinin ismi de METİN; bu bir işaret m’ola?!.). Neyse, ‘var böyle bir şey’i kabullendiler, slogan olarak kullanıyorlar bütün reklâmlarında; tv bandında da gençlerin telefon mesajlarındaki dil deformasyonlarını anıştıran bir şey yaptık; öyle otururken karalanmış bir şey yani: ‘Hakkaten war bööle bi’şey’ Ah imla, iki gözüm. İşte sırf can sıkıntısından, geyik olsun diye karalanmış bir şeyi alıp götürüyorlar. ‘Yahu durun, bu böyle olmaz. Düzeltelim’ demeye kalmadı yani. Bu arada güzel Türkçemiz de arada kaynadı; Allah affetsin artık… Ülkem benim; peynir bizim işimiz, yufka bizim işimiz, börek bizim işimiz. Sığ sularda oynuyoruz işte. ‘Sana keşfedilmemiş toprakları göstereceğim’ diyecek halimiz yok ya!..
A.U: Hiç yazamadığın bir şey oldu mu? Yani bir şeyin reklâmını yapman lazım, ama bir türlü olmuyor. Böyle bir şey başına geldi mi hiç?
enderemiroğlu: Hayır, hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım. Ürün ya da marka bağlamında hiç öyle bir sıkıntım olmadı. Belki biraz zorlasam çıkar, ama hatırlamıyorum şu an.
A.U: Şöyle diyeyim o halde: Yaptığın reklâmlar içerisinde metin yazarken, rahatsız olduğun oluyor mu hiç?
enderemiroğlu: Rahatsızlık duymuyorum da, ama başta da dediğim gibi, boş oturup şiir yazmak isterdim ben aslında… Ama işte ürün farklılığı falan yaratmaya çalışıyoruz. Komik. Brief geliyor; size verilen bilgilerde esasen ürünün farklılığı yeterince belirtilmişse, oradan cımbızla çekip alıyorsunuz. En başta da dediğimiz gibi, işçilik. Adam briefi verirken zaten ürününün ne olduğunu söylüyor, farklılıklarını vurguluyor. Tek yaptığımız onu oradan çekip alarak, görünür hale getirmek.
C.Y: Çoğu zaman böyle net bir fark oluşmamış da olabiliyor tabii. Brief laf ola durumu! İşte adam egosunu tatmin etmek için, masturbatif bir faaliyet olarak reklâm yapmak istiyordur. Söylediğim şey tam da burada devreye giriyor. İşi nasıl yaptığın, işin nesnel kalitesi önemli benim açımdan; müşterinin kalitesizliği değil. Tabii çok zaman bu ciddi çatışmalar doğuruyor. Çünkü ‘nite’lik, "nesnel kalite" kimseyi ilgilendiren bir şey değil nihayetinde; eh süblime etme şansın da yok zaten!
A.U: Bu reklâm metinlerinin tamamı şairlerin elinden mi çıkıyor tam olarak bilmiyorum. Bunların bazılarında mizahın en alt düzeyinde cinsel göndermeler çoğunlukta. Bunlar elbette reklâmın hedef kitlesinin kavrayacağı basitlikte veriliyor. Kendi yarattığınız reklâmlarla, içinde bulunduğunuz düşünceleri, duyguları, düşleri gerçekleştirdiğinizi düşünüyor musunuz? Bu bir vakıa ise bundan kaçınmak mümkün mü? Değilse bunu kendinizden nasıl öteleyebiliyorsunuz?
C.Y: Ahlaksız reklam yapmam ben abi!..
enderemiroğlu: Türkiye’de çok yapılan bir şey bu. Alt algı düzeyindeki seviyesiz reklâmları yapmıyorum ben. Kendi adıma söylüyorum bunu. ‘Memleketimden kamyon manzaraları’ diye bir reklâm vardı bir zamanlar. Bunu çok eleştirdim ve sektör dergilerinden birinde çok ağır bir yazı yazdım; esefle kınadım. Karşıyım böyle şeylere.
A.U: Peki nasıl bir şifreniz var, şiirin bulaşmaması için? Nasıl anlıyorsunuz şiirin bulaşıp bulaşmadığını?
enderemiroğlu: O dilde kendini belli ediyor yahu! En azından bende belli ediyor.
C.Y: Nasıl yani?
A.U: Reklam metinlerini yazarken şiirin özellikle oraya bulaşmamasına gayret ediyor musunuz?
C.Y: Gayret etmiyorum, çünkü benim anladığım şiir, bulaşmıyor. Bulaşsa kimse anlamaz ki zaten. Ece mi, Zarifoğlu mu, Yeats, Neşatî mi? Mühim olan, reklamın şiire bulaşmaması, ki gönüller bir olsun:))
enderemiroğlu: Özel bir gayret değil Ali Bey. İster istemez kendini ortaya koyuyor o. Yazma fırsatımız ya da yazma şansımız olduğu halde "Evet isyan!" diye başlık atmadık hiçbir zaman bir basın ilanına. Çok da güzel olurdu aslında. Herhangi bir markaya çok da güzel yakışırdı, ama yazmadık. On beş yıldır bu işin içindeyim, "Evet isyan"ın nereye ait olduğunu bilmeyen, çok yeni bir kitle var yanıbaşımızda. Bunu çok rahatlıkla yapabilirler. ‘Hasretinden prangalar eskittim’ gibi dizeleri reklâmda kullanmamaktan bahsediyorum. İster istemez aynı zemindesiniz, dille uğraşıyorsunuz, kafiye tutturmaya çalışıyorsunuz, dile kolay gelen şeyler söylemek zorundasınız, ama çok bilinen şeyleri kullanmaktan kaçındım. Bu işi öğrettiğim insanlara da bunu kullanmamaları gerektiğini birincil ilke olarak söyledim, söylüyorum. Bana sordukları ilk şey şu oluyor: ‘Nasıl yazıyorsunuz?’ Bunun bir formülü yok ki! Briefle ilgili söylediğim şey var ya. Zaten bilgi size geliyor ve sizin alıp slogan olarak kullanacağınız cümle onun içinde gizli. Gerisi sizin maharetinize kalmış oluyor tabii. Ben bunu her zaman söylüyorum; ne iş yapıyorsanız yapın, onu ahlaklı yapın. Ahlaki kriterler ise herkesin kendine göre oluşturduğu bir şey. Benim ahlaki kriterlerim, dile duyduğum saygı bir; topluma duyduğum saygı iki ve işe duyduğum saygı üç.
A.U: Reklamcılık yapmaya başladıktan sonra daha az şiir yazmaya başladığını söyleyen şairler var.
C.Y: Valla ben boş vakitlerimde şiir yazıyorum! Hobi olaraktana!..
enderemiroğlu: Hep söylüyorum, ben iş yapmamayı tercih ederdim. Oturayım, sadece şiir yazayım isterdim. Şiir hakikaten kıskanıyor. Yaptığınız iş bütün zamanınızı alıyor tabii. Ama ben sekizden sonra özgürüm…
C.Y: Ne; kurt adama mı dönüşüyorsun yani!:))
A.U: Bütün gün satışını yapmaya uğraştığınız nesneleri, mesai saatinden sonra tamamıyla dünyanızdan çıkarıp atmanız mümkün mü?
enderemiroğlu: Bir süre sonra çıkarabiliyorsunuz artık. Saat sekizden sonra kafanızda herhangi bir marka kalmıyor. Gündüz vaktinde benim aklıma herhangi bir şiirsel metafor gelmiyor. Bunu söylemek çok dürüstçe olmayabilir, arada mutlaka kaçanlar oluyordur. Açıkçası ben bunun için bir çaba sarf ediyorum.
A.U: Reklâmcılığın, getirdiği iş disiplini açısından şaire bir faydası oluyor mu?
enderemiroğlu: Reklâmcılık iş disiplini getirmiyor ki? Aslında tam tersi oluyor. Yaratıcı kadro dediğimiz kadro, bu sektörde en kaprisli kadrodur. El üstünde tutulur. ‘Bırakın o düşünsün.’ vaziyeti yani.
A.U: Ya sevgilinizi düşünürseniz, reklam metni yerine!
enderemiroğlu: Belki de. ‘Bırakın onları düşünsünler’ durumu aslında ayrıcalıklı bir durumdur da. Herkes 8-9’da işe giderken biz 10-11’de gideriz, akşam 4’te ‘Canım sıkıldı.’ deyip bırakıp gidebiliriz. Aslında ruh olarak şairlikle paralel bir yapısı da yok değil hani. Her ikisi de başına buyruk yaşıyor çünkü.
C.Y: Ben burada bir şerh düşmek zorundayım. İşin şakası bir yana; herkes burada bu işe meslek olarak bakıyor, geçimini temin etmeye çalışıyor. Benim bugüne kadar işin mutfak kısmında iştigal etmiş olmamın bana getirdiği artıyı bir şekilde benden talep ediyorlar. Ne ölçüde talep ediyorlarsa, o ölçüde veriyoruz. Manavlık, balıkçılık vs., ne yapsaydım, iş yoğunluğu belli oranda benim yazma mesaimi etkileyecekti kuşkusuz. Eh şimdi de zihnim bir miktar pelteye, süngere dönüşüyor doğrusu. Yine de bunun, en azından benim açımdan entelektüel sermayeyi reklamcılık uğruna harcetmekle bir ilgisi yok; bu iş özelinde, insan denen tuhaf türle uğraşmanın bedelini ödemekle bir ilgisi var!
A.U: Vakıa Tuna Kiremitçi..
enderemiroğlu: Şair olarak mı?
A.U: Tuna Kiremitçi kendi reklâmını o kadar güzel yaptı ki, reklâmcılık asıl anlamını ve amacını orada gösterdi zaten.
C.Y: O zaman bir daha: Git, beni daha fazla söyletmeden Ali Bey…
enderemiroğlu: Ben daha ağırını söyleyebilirim de, söylemiyorum. Neyse, Seyhan Erözçelik hariç kimse de çok fazla başarılı olamadı zaten. Yani şair olup, sektöre girip çok yüksek noktalara giren fazla isim yok. Çünkü şöyle de bir gerçek var: Öyle ya da böyle; işin içinde bir zenginler kulübü ve burjuvazi bilgisi var. Serdar Erener burjuvazi bilgisine vakıf bir adam. Onu biliyor. Benim bildiğim burjuvazi ile orta kademenin bildiği burjuvazi biraz daha farklı. O zaten burjuva bir aileden geliyor. Zaten bütün kurallarını biliyor. Bizim yapabileceğimiz şey çok kısıtlı. Ben şahsen bu işe ekmek parası olarak bakıyorum.
C.Y: Halkın reklâmcısıyım, diyorsun yani.
enderemiroğlu: Serdar’ın yaptığı ya da Ali Taran’ın yapmakta olduğu duyguların dibine kadar giden, duyguları deşen ve halkı galeyana getiren reklâmları ben zaten yapmayı reddediyorum. Bu da önemli bir ayrıntı bence. Ben zaten yapmayı reddettiğim için, on iki yıldır bu sektörde olduğum halde, ‘işimi yapayım, paramı alayım’ vaziyetindeyim. Onların yaptığını reddetmemiş olsaydım, bunu yapmak çok kolay olurdu. Biraz halkı tanımak yeterli bunun için. Dediğim gibi, benim derdim ‘geçimimi sağlamak.’
C.Y: Az önce bir soru sordunuz. Şiirinizi nasıl koruyorsunuz, onu besleyip büyütüyor musunuz, seviyor musunuz, tarzında. Yani reklâm dilindeki bu vülger yapıdan şiirinizi nasıl koruyorsunuz, diye sormuştunuz. Bunun ölçüsü çok açık aslında. Bakın ender’in de benim de birer tane şiir kitabımız var henüz. Bu arada bir başka kitabım daha var, ben Cahit Irmak oluyorum aslında ve bunu ilk kez burada reklâm ediyorum!
İşte söz konusu vulgarizasyonun ne ölçüde sızdığını kitaplardan teyid edebilirsiniz. Ayrıca pek satmadığına göre, fazla sızdıramamışız herhalde:))
A.U: Satmaması onların reklâma, reklam diline bulaşmamış olmasının göstergesi midir?
C.Y: Bilmem! Ne midir?
A.U: Reklâmını yaptığınız ürünler satıyor, ama yazdığınız kitaplar satmıyor.
enderemiroğlu: Burada başka bir gerçek daha var: Cem ve benim şiirim üzerinde konuşuyoruz madem. Cem’in ayn’ı da, benim "kararan" da zor bir şiir. Bunları yaptığımız işle karşılaştırırsanız, ikisinin de bambaşka dünyalar olduğunu rahatlıkla görürsünüz. Yapılacak iş çok basit aslında: Yazdığımız reklâm metinlerinden birini alıp, herhangi bir şiirimizle karşılaştırabilirsiniz.
C.Y: Şöyle diyebilir miyiz? Yazdığın reklâm metinlerinde kişiliğinin başat özellikleri önde giden bir şey değil. Daha teknik bir şey. Şiir kitabında, şiirde sen sensin. Metin yazarken ise teknik bir elemansın sadece; replika …
enderemiroğlu: Teknik eleman tabiri çok doğru gerçekten.
C.Y: Kuralları yerli yerinde uyguluyorsun, hepsi bu.
enderemiroğlu: Reklâm Yazarları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olmuştum bir ara. Temel derdim, Türkçe’nin doğru kullanımıydı. ‘Benim yerimde bir başkası olsaydı.’ çok önemli bir şey. ‘Cem Yavuz’un yerinde bir başkası olsaydı!’ var olan ahlaki kaygı bu kadar yoğun olmayacağı için; kendi adıma, hem dille uğraşmak, hem de dilin doğru düzgün kullanılmasını sağlama gayreti olmayacaktı belki de. Bunu destekliyorum ve bu tutum alış benim hoşuma gidiyor. Zaten 500 tane satmış kitabım. Bunu reklâmcı olarak söyleyebiliyorsam, en azından doğru insan olarak söyleyebiliyorsam, reklâmcılık sektöründe dil kaygısı olan, ya da ahlaki, estetik, göstergebilim kaygısı olan, bir adam olarak kendimi varsayabiliyorsam, en azından kendi bulunduğum daireyi koruyabiliyorsam ahlak adına, bu da ciddi bir başarıdır. Bunun ötesinde çok rahatlıkla reklâmcılık sektörüne girip, reklamcıcılık oynayabilirdim. Bu bana fazla vakit kazandırdı, ama öte yandan da fazla başarılı bir reklâmcı olamadım. Çok fazla başarılı bir reklâmcı olmak gibi bir derdim de yok zaten. Biz teknik birer elemanız, hasbelkader reklâmcı olmuşuz. Doktor olsaydım da aynen böyle olacaktım, aynı ahlaki kaygılara sahip olacaktım. Manavlık yapıyor olsaydım da yine genç manavlara, ‘Manavlık yapın ama müşterinize çürük domates vermeyin’ diyecektim.
Bence buradaki öz bu. Özünüze dair ne kadar kaygınız varsa, hayata dair ne kadar kaygınız varsa, etik kaygınız varsa temel öz burası.
Ötesinde, bu şehre geldiğimden beri, yapmadığım iş kalmadı benim. Bir sürü hikâyem var benim. Yani bir pop star olabilirim!
C.Y: Aslında dille bu kadar ontolojik ve organik bir bağ kurmuş olduğunu varsaydığımız şairin reklâmcılıkla, ya da reklâmcının şiirle ilişkisini daha manalı deşifre edebilmek için hem bu işin uzmanı hem de devasa şairlere başvurmak lâzım. Mesela Oğuzhan Akay. Onlarla dilin bu karşılıklı transfer sürecini daha sağlıklı test edebilirsiniz.
enderemiroğlu: Edebi ürünle edebi şahsiyet eş değer gitmeli midir? Benim hep savunduğum bir şey var: Edebi ürün başka bir benliktir, edebi şahsiyet, edebi kişilik başka bir boyuttur. Hani büyük Arnavut düşünürü V.B.B hep der ya: "Şiir iyidir şairler hariç"
C.Y: Herkes önünden yesin!..
enderemiroğlu: Neyse, şunu söyleyebilirim, benim duruş biçimim ile yazdığım şiir çok eşdeğer. İşin reklamcılık tarafı ise başka bir kulvar, başka bir alan…
C.Y: Bir sav söz de ben söyleyeyim, madem Baha söylüyor: "Şairi var eden müşterinin ürünü değil, kendi ürünüdür."
enderemiroğlu: Yaşasın!..
A.U: Siz de çok yaşayın arkadaşlar e mi!
"Reklamcı Şairler" Kapak Konusu için
Cem Yavuz ve Ali Ural'la söyleşi
Kitap Haber Dergisi
Mart Nisan 2004
20.Sayı
metinler anasayfa |